İktidarın Atatürk kompleksi

12.Kas.2019 diken.com.tr

AKP iktidarının kendisini yeterince güçlü hissettiği anlarda harekete geçen bir dürtüsü var: Muhalefetin ve halkın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamasını çeşitli bahanelerle önlemeye çalışmak. Misal, 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin sebep olduğu olağanüstülük halinden, baskıcılığını artırmak için güç alan iktidar, 17 Ekim ile 30 Kasım tarihleri arasında Ankara’daki tüm toplantı, yürüyüş ve mitingleri ‘güvenlik gerekçesiyle’ yasaklamıştı. Bunun sonucu 29 Ekim kutlamaları ile birlikte 10 Kasım anmaları da yasak kapsamına giriyordu.
Cumhuriyet Bayramı’nın sivil girişimlerle kutlanmasını engelleme eğilimi, iktidarın 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nde aldığı ağır yenilgiye kadar bir şekilde varlığını hissettirdi. 
AKP’nin yerel seçim hezimeti ’15 Temmuz’la başlayan siyasi dönemi sona erdirmiştir. Halk tabanında harekete geçen değişimin kuvvetli karakteri, geçen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve 10 Kasım Atatürk anmalarında da keskin hatlarıyla belirginleşti. 
Bu değişimi kışkırtan faktör ise bizzat iktidarın 15 Temmuz sonrası dönemin olağanüstülüğünü fırsat bilerek Türkiye’ye gayrimeşru biçimde dayattığı ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’… Bu sözde rejim, sorunlarla malul de olsalar, çok eksik de kalsalar, bir cumhuriyeti cumhuriyet yapan kurumların tamamını işlevsizleştirdi. Hukuk güvencesinin son kırıntılarını da ortadan kaldırdı; tüm gücü bir kişinin elinde, kontrolsüz ve dengesiz biçimde yoğunlaştırdı. 
Üstelik bu yeni durumun ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ olan özel adında ‘sistem’ diye bir sözcük yer alıyor. Söz konusu durumda sistemik olan husus, eğitimden ekonomiye, dış politikadan yargıya sürekli olarak kriz üretilmesi ve bu krizleri çözme yeteneğinin bulunmamasıdır. 
Halkın önemli bir kesimi, ‘sistem’in fabrika ayarları sonucu ülkenin içine girdiği tam teşekküllü kriz sarmalında Cumhuriyet’in tüm kazanımlarının yitip gittiğini görüyor. ‘Sistem’in ekonomiyi krize sürüklediği, ülkeyi akıl, bilim ve çağdaş uygarlık hedefinin ekseninden neredeyse tamamen çıkardığı, toplumsal insicamın temeli olan laikliği tasfiye ettiği, eşitsizlikleri derinleştirdiği, geniş toplumsal kesimleri dışladığı gerçeğinin idraki nispetinde bir antitez arayışı da güç kazanıyor. 
Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasında somutlaşan çağdaş uygarlığa koşma arzusu bu bağlamda güçlenmektedir. Cumhuriyet’in hukuk devleti ve demokrasiyle taçlandırılmadığı sürece cumhuriyet olma vasfını da yitireceği gerçeğinin AKP iktidarında yaşanan acı tecrübelerle algılanması, Türkiye halkının nihayet yaşayarak elde ettiği çok değerli bir tarihsel kazanım olabilir.
Bu eşsiz tecrübeden öğrenilebilenler, Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği uygarlık ufkunun çizgisi ile aynı doğrultudadır. 
AKP, devleti ele geçirdi ve devletin göreceli özne olma hali bu şekilde son buldu. Bu sayede Atatürk devletten azat edildi. 
Bazılarının Türkiye çözümlemelerinin temelini tesis etmiş olan ‘cami-kışla çelişkisi’ tarihe karışmıştır. 
Neticede Kemalizm bir ideoloji olarak dar bir çevrenin elinde kalırken, Atatürk, akla, bilime ve laikliğe dayanan bir vizyon ve bir uygarlık ufkunun simgesi olarak halkla buluştu.
İşte, iktidarı geçen 29 Ekim’de ve 10 Kasım’da hiç olmadığı kadar hırçınlaştırıp, insiyaki olarak kendi siyasal İslamcı ve totaliter özünü konuşturmasına neden olan faktör, bu buluşmadır.
Cumhuriyet’in kurumlarını içeriden yıkan ama müesses bir nizam kuramayan ve kurma yetisini de haiz olmayan köhne iktidar, halkla Atatürk simgesinin sağlıklı zeminde hemhal olmasına tahammül edemiyor. Atatürk’ün halkın düşünce ve duygu dünyasında yeniden vücut buluşu, siyasal İslamcı iktidarın tarihsel bir yenilgi hissiyatı yaşamasına neden olmaktadır.
Bunun adı ‘Atatürk kompleksi’dir.
Bu değilse, 10 Kasım’da, Cumhuriyet’ten miras kalmış devlet töreninin ifası için Anıtkabir’e giden ricalin çıkışında, önceden ve özellikle pozisyon aldırılmış bir gruba Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan lehinde tezahüratta bulundurulmasının anlamı başka ne olabilir? Türkiye’nin hafıza mekanı Anıtkabir’in manevi şahsiyetine saygısızlık etmek için, Cumhuriyet sayesinde başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamlarına yükselebilmiş bir siyasetçinin adı kullanılmamalıydı.
Nihayet, Gazi Mustafa Kemal, Samsun’a bir Osmanlı subayı olarak çıkmış olabilir…
Lakin unutulmasın, o Mustafa Kemal, Osmanlı modernleşmesinin ürünü olan, zamanının yenilikçi eğitim kurumlarında yetişmiş, fevkalade parlak ve üstün meziyetli bir subaydı. 
Siyasal İslam ise Osmanlı modernleşmesini ‘Batı taklitçiliği’ olarak görür ve lanetler. 
Cumhuriyet’i kuran kadrolar da Mustafa Kemal gibi, o lanetlenen Osmanlı modernleşmesinin evlatlarıdır.
Osmanlı modernleşmesinin karşıtları modern Cumhuriyet’e de karşıdır.
İki Mustafa’nın şahsında sembolleşen bir karşıtlığın devamıdır bu. Bu iki Mustafa aynı zamanda yaşamamışlardır; biri diğerinden bir asır önce yaptıklarıyla, henüz başlangıcındayken Osmanlı modernleşmesini duraksatmış ve tarihin kritik bir dönemecinde büyük zaman kaybına neden olmuştur.
Kabakçı Mustafa’dan bahsediyorum.
Mustafa Kemal ile Kabakçı Mustafa’nın şahıslarındaki karşıtlıkla temsil edildikleri 200 yıllık kavganın son epizodunu yaşıyoruz.