Muktedir oldular ama iktidar olamadılar

11.Eyl.2019 diken.com.tr

7 Haziran 2015 genel seçimlerinde AKP’nin Meclis’te çoğunluğunu yitirmesi karşısında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan koalisyon seçeneğini reddetmiş ve sonrasında kaos ve terör tehdidinin olağanüstülüğü altında gidilen 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde seçmen, Meclis çoğunluğunu AKP’ye iade etmişti… 
Erdoğan, yine ‘tam muktedir’ olduktan yaklaşık iki ay sonra, 26 Aralık 2015’te yaptığı konuşmada bir üzüntüsünü paylaştı:
“Türkiye’de geçtiğimiz 13 yılda her alanda tarihi bir dönüşüme, tarihi bir değişime şahit olduk. Ülke olarak çok önemli mesafeler kat ettik. Ancak bu süreçte iki alanda, eğitimde ve kültürde hedeflediğimiz noktaya gelemediğimizi üzülerek söylemek istiyorum”.
Aradan bir yıldan fazla bir zaman geçti; 9 Şubat 2017’de Erdoğan, “Ülkemizin geçtiğimiz 14 yılda yaşadığı büyük dönüşümün en zayıf halkalarını ne yazık ki eğitim ve kültür oluşturuyor. Bu konularda hayal ettiğim düzeylere ulaşamamış olmamızdan fevkalade müteessirim” dedi.
İki ay bir hafta sonra, 16 Nisan 2017’de Erdoğan Türkiye’yi referanduma götürdü. 15 Temmuz başarısız darbe girişimi ve sonrasının olağanüstülük koşullarından faydalanarak, hayalindeki otoriter başkanlık rejiminin anayasasını halka kabul ettirdi; ‘hiper-muktedir’ olmanın kapısını araladı.
Erdoğan’ın, iktidarlarındaki 14 yıl zarfında eğitim ve kültürde hayal ettiği seviyelere gelememiş olmalarından yakınmasının üzerinden yine bir yıldan fazla bir zaman geçmişti… 22 Şubat 2018’de, “Geçtiğimiz 15 yılda her alanda tarihi başarılara imza atarken, eğitim, öğretim ve kültür konusunda nispeten geride kalındığı hususunda hep hayıflanıyorum. Demek ki bir şeyleri eksik bırakmışız. Önümüzdeki dönemde bu eksiklikleri tespit edip ortadan kaldıracağız” dedi.
Bu sözleri sarf ettikten iki ay sonra Erdoğan, Kasım 2019’da yapılması gereken Cumhurbaşkanı ve Meclis seçimlerini bir buçuk yıl erkene aldı. 24 Haziran 2018’deki cumhurbaşkanı seçiminin birinci turundan yüzde 52 oyla çıktı. Artık ‘hiper-muktedir’di; ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ adını verdiği rejim planına göre, ülkeyi dilediği gibi yönetecek, karışanı edeni olmayacaktı.
Bu arada Erdoğan’ın ’15 yıldır iktidarda olup tarihi başarılara imza atmalarına rağmen kültür konusunda geri kaldıklarından‘ şikayet etmesinin üzerinden takriben bir yıl geçmişti. 
Bundan ötürüdür ki 10 Ocak 2019’da Erdoğan, iktidardaki 16 yılda yapamadıklarından yakındı: “Geçtiğimiz 16 yıla baktığımda, kültür-sanat alanında yeteri kadar mesafe kat etmemiş olmamızdan dolayı hep hayıflanırım, iç geçiririm. Kültür-sanat meselesini ülkemiz ve milletimiz bakımından en az terörle mücadele, en az dış politika, en az temel hizmet alanları kadar önemli bir beka meselesi olarak görüyorum.”
Yaptığı bu mukayeseler sayesinde ‘kültür-sanat alanı’nın Erdoğan için öneminin ‘bir beka meselesi’ kadar büyük olduğunu müşahede ettik. 
‘Kültür-sanat’ bir iktidar alanıydı ve Erdoğan ise iktidarını kendisi için bir ‘beka meselesi’ olarak algılamaya başlıyordu.
Nihayetinde iktidarda geçirdiği zaman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın artık “geçtiğimiz 17 yıl” hakkında konuşmasına imkan verecek kadar uzamıştı. Geçen 7 Eylül’de Eskişehir’deki ‘Odunpazarı Modern Müze’nin açılış töreninde şunları söyledi:
“Türkiye geçtiğimiz 17 yılda her alanda tarihinin en büyük dönüşümlerine, reformlarına, yatırımlarına, eserlerine kavuşmuştur. (…) Bununla birlikte iki konuda nispeten hedeflerimizin gerisinde kaldık. Bunlardan biri insan yetiştirme olan eğitim, diğeri ise insanı zenginleştirme olan kültür-sanattır.”
Hülasası, karşımızda, iktidardaki on üçüncü yılından itibaren, on dördüncü, on beşinci, on altıncı ve on yedinci yılları boyunca tüm gücü adım adım kendi elinde toplayan, parlamenter rejimi ortadan kaldırarak yerine fren ve denge mekanizması bulunmayan bir ‘tek adam sistemi’ koyan, bütçe denetimini imkansızlaştıran ve dolayısıyla halktan toplanan vergilerin nasıl ve nereye harcanacağına tek başına karar verdiği gibi bunun hesabını vermekle de mükellef olmayan bir lider var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kamu kaynaklarını kullanmaktan yana bir kısıtı yok… Ama iktidarının on üçüncü, on dördüncü, on beşinci, on altıncı ve on yedinci yıllarında hayıflandığı, iç geçirdiği, üzüldüğü konu hep aynı oluyor: Kültür ve sanatta ve hatta eğitimde, hedeflere, hayal edilen düzeylere ulaşamamak, geri kalmak…
Erdoğan hep aynı eksiklikten yakınıyor ve bu arada yıl sayacı çalışıyor.
Peki, “Ama neden?” diye soruyor mu kendisine ve çevresindekilere:
“Kültür-sanatta neden yeteri kadar mesafe kat edemedik?”
Bilemem, ama ben bir soru sormak istiyorum.
Yardımcı olabilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan 7 Eylül’de neden Eskişehir’deydi?
Bu sorunun cevabı, Odunpazarı Modern Müze gibi bir kültür ve sanat mekanının neden Erdoğan’ın yüzde 70 ve üzerinde oy aldığı bir derin muhafazakar Anadolu kentinde değil de Eskişehir’de kurulabildiğiyle ilgilidir. Müzenin kurucusu Erol Tabanca’nın Eskişehirli olmasının ise konumuzla hiçbir alakası yoktur. Erol Tabanca içine kapanmış ve koyu muhafazakar bir taşra kentinden olsaydı, orada böyle bir müzeyi kurmazdı, kuramazdı. 
Erdoğan müzenin açılış töreninde yaptığı konuşmada Eskişehir’den bakınız nasıl da övgüyle bahsediyor:
“Eskişehir bugün de eğitimde, kültürde ve sanattaki canlılığıyla böyle bir müze için en ideal şehirdir. (…) Bugün Eskişehir, ülkemizde gezilip görülmesi gereken şehirler denildiğinde ilk akla gelenler arasında yer alıyor.”
Doğrudur. Eskişehir, kültür ve sanattaki canlılığıyla, yeme-içme ve eğlence hayatıyla, koyu muhafazakar Anadolu’nun kıyısında bir vaha gibidir. Kapsayıcıdır, demokrattır, moderndir, dışlayıcı ve içine kapalı değildir. 
Peki, Eskişehir’deki bu canlı kültür ve sanat hayatında, acaba Erdoğan’ın hayalindeki, hedefindeki, o ulaşamadığı ‘kültür-sanat’ mı yaşanmaktadır?
Hayır, Eskişehir’deki kültür-sanat, beslenme kaynağını kent boheminden, modern özgürlük ortamlarından, çoğulculuktan ve evrensel ile yerelin kucaklaşmasından alır. Bu şehir, çevresindeki diğerlerinden farklı olarak kültür talep eder ve kültür tüketir.
Ve Eskişehir, Erdoğan’ın da bugün teslim etmek zorunda kaldığı bu avantajını, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in vizyon ve programlarıyla, kent halkının bunu sahiplenerek gösterdiği basirete borçludur.
Erdoğan’ın ulaşmak isteyip de yıllardır ulaşamadığı hedef, siyasal İslamcı ideolojinin kültür-sanattaki iktidarını kurmak ve böylece, siyasette ticarette bir yerlere gelip de kültürde sanatta topallıyor olmanın eksikliğinden kurtulmak… Bunun için de mutasavver bir mazideki ‘kök’, çıkış noktası olarak görülüyor. 
Mamafih bu iktidar, gerçek bir kültür-sanatın bu ‘mazideki kök’ten filizlenerek dal budak salması için gerekeni yapmaktan aciz. Denerlerse, iktidarda kalamazlar. 
Bir kere sanat, ‘toplumun yerleşik tavırlarının eleştirisi’nden doğar; eleştirinin ön koşulu ise yüzleşmektir. Bugünkü gibi eleştiriyi, itirazı ve yüzleşmeyi yasaklayan, cezalandıran, rekabete ve bireysel tercihlerdeki farklılaşmalara set çeken, aşırı merkeziyetçi bir iktidar kuşatmasının olduğu yerde, muhafazakar ‘sanatçı adayı’ kendisini nasıl özgürleştirsin, nasıl gerçekleştirsin ve bir sanat insanına dönüşsün? Bu imkansızdır. İktidardaki siyasal İslamcının totaliter dünya görüşü buna engel olur. Muktedir, ifade özgürlüğüne karşı düşmanca tavır içinde olduğu içindir ki cemaatinin ‘sanatçı adayları’ da cezalandırılma korkuları nedeniyle biat ve icazet kültüründen kendilerini azat ederek özgür bireylere dönüşememektedirler. Özgür olamadıkları için de kökü şu veya bu mutasavver mazide olan herhangi bir özgün estetik duygusunu geliştirip ‘ati’ye taşıyamayacaklardır.
Mimaride ve izin verilen güzel sanatlarda ürettikleri bu nedenle mazidekilerin değersiz replikaları, ucuz kopyaları olmaktan öteye gitmemiştir. 
İktidarda geçen yılların sayısı arttıkça ayıbı da büyüyen ‘kültür-sanatta hayal edilen düzeye gelememe durumu’nun kök nedeni içeride, muktedir zümrenin makûs kültürel-siyasi genetiğindedir.